Alnının ortasına uzanmış bir Azrail, yaptıklarından bir an bile pişman olmayan bakışlar atan gözler, kaybetme korkusunu yaşayan onu sevenler…

  Zifiri karanlık ama sadece bir çemberi aydınlatmaya yemin etmiş ay. Gökyüzündeki o ağır, acı ve mide bulandırıcı hava da neyin nesi? Neden hüzün kaplı evlerin duvarları, sanki cenaze var,  yasta gibiler.

  Fotoğrafı yazıya dökmek mi zordur,  yoksa yazıyı fotoğrafa aktarmak mı diye düşündü genç gazeteci. Severek okuyup mezun olduğu işinde yeniydi. Peki, yaşadıkları onu sevdiği mesleğinden vazgeçirir miydi? Bilinmezdi, ama son çektiği fotoğraflar onu yaşamaktan alıkoymuştu. İçtiği suda, yediği yemekte, kafasını koyduğu yastıkta bile o fotoğraflar karşısındaydı. Artık uyku kalmamıştı, yemek tatsızdı, su içmek fazlalıktı. Ruhu ilk defa bu hale gelmişti. Yorgun, bitkin, çaresiz ve en önemlisi umutsuzdu. Masanın üzerinde duran saniye saniye çekilmiş kareler aslında vahşetler, yazıp yazıp buruşturulmuş kâğıtlar, mürekkebi bitmiş kalemlerden de anlaşılıyordu ki kelimeler sükût ilan etmiş, harfler isyana kalkmış ve insanlığı barındırdığı için kendinden utanan bir dünya vardı.

  Henüz 24 yaşındaydı en azından vahşet fotoğrafların üzerine mektup bırakıp insanlığından utandığı için kendini yaşamaya değer görmeyecek kadar gençti, küçüktü, çiçeği burnundaydı. Ailem dediği arkadaşlarına günlerce kapısını açmayınca dayanamamış kırmışlardı hüzne açılan kapıyı. Nereden bilebilirlerdi ki mesken oldukları evden tabutla çıkacaklarını. Yıkılmış, eksilmiş hissettikleri anda bir masanın üzerinde genç gazetecinin son işinde çektiği fotoğraflarla “vahşet” yazılı olduğunu fark etmişlerdi. Kenara iliştirilmiş mektup korkuyla açıldı ve bütün arkadaşlarının duyması için sesli bir şekilde okunmaya başlanmıştı.

  “Biliyorum bana çok kızacaksınız, inanın umurumda değil. “Vahşet” yazdım çünkü fotoğrafları yazıya ancak bu şekilde aktarabilirdim. Bu fotoğraflar bir ay önce bugün çekildi saat 16.30’da çekilmeye başlanıldı ve 17.00’de çekimi bitti. Yarım saat içinde size olanları anlatıyorum. Alnının ortasına silah uzanan Uygur Türkü bir öğretmen. Etrafında korku dolu gözlerle ona bakanlar ise öğrencileri. Öğretmen yarım saat sonra öldürülüyor öğrencilerinin önünde, gerekçe ise Uygur tarihini öğrencilerine anlatması, kültürlerini anlatması, dillerini unutturmaması, benliklerini anlatması vs. Ona öldürülmeden önce pişman mısın diye soruluyor o ise; “Zulme karşı çıktığım için mi, size boyun eğmediğim için mi, benliğimi unutmadığım için mi, bayrağım ve vatanım için mücadele ettiğim için mi asla pişman değilim, yine olsa yine yaparım geri adım atmayacağım. Siz gidin o uyuyan dünyanızı biraz daha pışpışlayın…” sözlerini dile getirdi bu nasıl fotoğraftan yansıtılırdı? Dünya neden uyuyordu, nasıl görmezden gelebilirdi bu vahşeti? Bu an anlatıldığı kadar kolay değildi. Söyleyecek bir şeyim yok aslında insanlığımdan utanıyorum, yaşadığım bu evrenden utanıyorum ama biliyorum hiçbir şey değişmeyecek. Ne ben öldüm diye vahşet duracak ne de güzellik uykusundan uyanan bir insanlık olacak o yüzden şştt! Sessiz olun insanlık uyuyor.” Sözleriyle son bulmuştu mektup. Yüzlerde tarif edilemeyen ifade, anlatılamayan duygular bardaktan boşalırcasına yağmıştı sanki. Evet, mektupta da denildiği gibi hiçbir şey anlatılan kadar kolay olamazdı ve yaşamak insan olmak değildi…

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir