Beni ancak, yorgun bir tren bir dönemeci deviremeyipte istasyonda kalınca geçmişinin rüyasını derince izlemek isteyenler anlasınlar.
Ne kadar kolay bir başkasına ait bu yazının, harflerin, kıvrımların üzerinden geçmek sabahlara kadar. Başka hayatların üzerinden yürümek ne kadar kolay. Nasılsa ölen başkasıdır, yaşayan da. Yürek isteyen insanın kendi hayatının üzerinden geçebilmesi. Yeniden yaşayabilmesi, yeniden ölmesi…

Söyle, bunca yılın arddından bir zamanlar olduğun “sen”i aramaya cesaretin var mı? Ey kalbim, bu kentten ilk çıktığın gün aklında mı? Sürgünlüğün bir bakıma o günden kalma. Sen o günden beri kendine bir sığınak bulamamışsın.
Neyse boşver, hatırla İlham, dağlarla gökyüzünün arasında sahiplendiğin o Evri’deki höyüğü. Tepesine çıktığında dünyalar senin sanmıştın.
Bence höyük bile sana güldü.
Şimdi onun en sevdiği çiçek; nergisin dalında idrakın kokusu. Anladın mı, kimse istemeden kimsenin hayatını kontrol edemezsin.

Bu kentin sokakları tarifimdeki gibi okyanus ve acımasız kokuyor.
Uzak temmuzlardan yakın temmuzlara hoşgeldin kentimin meczubu. Bir kez daha Nisan 9 olmayacak.

Madem ki uzak kütüphanelerin camlarında yansıyan akşam güneşlerinde mütevazı kitaplar sırt sırta vermiş öylece duruyor. Ben neden yapmayayım? Uzak bir hanede bir fincanın hatrından bahsederken sana, biz sırt sırta veremedik.
Ve madem ki aniden, acı anlamına gelen o seramikten fincan duruyor önümde, üzerinde siyah, beyaz falan yazılı değil.
Unutma.
Her gözyaşı çok ayrılık demektir. Canım ölesiye sıkkın, kurtlar gibi aç kalbim ve bütün dünyaya öfkeli. Bilmezsin sen, insan kendi ruhunun labirentlerinde dolaşırken kendini tanıyor.

Yalan! Aslında her geçmiş kendi sahibini arıyor.
Velhasıl ey meczup, bugünün yağmurunu yarına ertelemek olası değildir çoğu zaman, böyle diyor -adı acı anlamına gelen- Gorki. İşte bu doğru; ama sabretmesini sadece bahsettiğim istasyon taş binası biliyor. Ve eminim, üç yıl önceki kendisini aramak için buraya gelen yolcu, üç yıl sonra aranacak bir ben bırakarak bu kalbimin şehrinden çıkıp gidiyor. Bahis olduğu kentin adının bir kez bile geçmediği böyle bir yazıda bütün üslup endişelerinden âzâde, herkesçe paylaşılabilirliği muhakkak olan cümle en harcıâlem cümle aslında. Sade, gösterişten uzak, sıradan ve basit bir cümle: “Rüzgara karışan kokun”.
Ömründe bir kez olsun yerlerin ve göklerin arasında bir başına, ilk yazarlık yaptığım yerde yazdığım üzere bir çavdar tarlasında, otlara uzanarak bu tarlayı dalgalandıran rüzgarın sesini dinleyen ve onun taşıdığı kokuyu içine çeken kişi için bu cümlenin yitme tehlikesi yoktur. Ne kadar eskise de, ne kadar kullanılsa da unutmam mümkün değil bahsi edilen kokuyu.

“Özlemek ne zor kelime” diyor şair. Özlememek daha zor, diyorum âcizane. Hiçbir şey yaşamamış gibiyim. Her şeyi bir fincan çay içerken hatırlarım belki. Aslında ne şair doğru söylüyor ne ben. Va’dedilen sözlerin tutulması zor. Ama va’dedilen sözlerin va’dedildiği gibi aksedilmediğini fark etmek, işte bu daha zor. Sen ve ben, yitirilmiş yaşamların arkasından yitip gidiyoruz işte okurum.
Senle de sensiz de olmayan ey şehir!
Senin için ne kadar çok acı çektim. Karşılığını istemezdim. Bilsen, bununla yetinebilirdim.
Ama bilmedin.

Yorumlar

  1. Ebru Can Demir 3 Ağustos 2021 at 8:05 pm

    Bu kadar anlamlı olması kalemin doğru yüreklere emanet edilmesinin nedenini açıklıyor. Yüreğinize sağlık

    Cevapla
  2. Ebru Can Demir 3 Ağustos 2021 at 8:07 pm

    Bu kadar anlamlı olması kalemin doğru yüreklere emanet edilmesinin nedenini açıklıyor. Yüreğinize sağlık.

    Cevapla
  3. Diliruba 3 Ağustos 2021 at 9:25 pm

    Nacizane bende özlediğini kendine dahi söyleyememek daha zor demek isterim üstad. Kaleminize ve size bu satırları yazdıran o mükemmel yüreğinize sağlık. Yolunuz daima açık olsun. 🍀

    Cevapla

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir