Güzel memleketimde yapmayı en çok özlediğim aktivitelerden: sonbahar gezileri. O kadar çok seviyorum ki Maraş’ımın tarih kokan sokaklarını. Amacım belliydi, minikbir geçmiş ve gelecek yolculuğu yapmak istedim. Flanör olmak benimkisi işte. Düşünceler ve resimler…

​Evden çıktıktan yaklaşık 10 dakika sonra kendimi Kanlıdere Caddesi’nde buldum.

Burası öyle tarih kokan bir yol ki adının Kanlıdere olmasının çok trajik bir anlamı var. Şehit kanıyla kırmızıya boyanan bir dere. Çünkü bu topraklar kolay “vatan” olmadı.  Sonbahara direnen çınar ağaçlarının gölgesinde Kanlıdere Caddesi’ni ardımda bıraktım. Tesadüf ki Atatürk Meydanı’nda güzel mi bir olaya tanık oldum. Bir hareketlilik vardı. Polisler, askerler, bürokratlar, bando ekibi ve daha fazlası… Çok güzel bir insan topluluğu daha vardı. Gaziler… Bugün Gaziler günüymüş. Kahramanmaraş’ta rastladığım güzel tesadüflerden salt birisiydi. Askerlerimizin her ayak sesi ile ne kadar kıymetli topraklarda olduğumu hatırlıyor ve gurur duyuyordum. Bir bayrağa ve bir de ulu çınara bakıyordum.

Bu güzel törenin hemen ardından Kahramanmaraş’ın yıkılmaz hilali Abdulhamit Han Camii’ne baktım.

Önümde duran enkaz yığınını değil de oraya dikkat kesilmiştim. Çünkü bu memleketin bir umuda ihtiyacı vardı. 

​Yolumu değiştirdiğimde ise kendimi kapalı çarşıda buldum. Burayı sakin bulduğum için çok şanslıydım.

Sabah taze çekilmiş kahve kokusu gerçekten bir başka oluyormuş. Bu kültür ve tarih tünelinde kendimi bir sağa bir sola bakmaktan alıkoyamadım. Her bakmamda aynı olan dükkanlara bir daha bakıyor o insanların tatlı telaşını hafızama yeniden kazıyordum. Tabelalarda yazan levhalara bakmayı çok seviyordum. Bakırcılar çarşısı, Saraçhane, Dondurma Müzesi…

​Çarşının çıkışında ise beni biberler uğurluyordu sanki gitme diyorlardı bana “acı” bir şekilde. Neyse ki bu güzel çarşıyı bitirdiğinizde size sunulan demirciler çarşısı ve o çekiç sesi hem görülmeye hem de duyulmaya değerdi.

Oradaki çekicin sesine ayrı bir ilgim olmuştur. Çünkü bu ses beniminsanımın zikriydi. Bu çarşının hemen köşe başında duran çeşmeyi bazı zamanlarda izler, bazen de su içen insanlara bakardım. Onca derde tasaya rağmen o çeşme suyu ile huzur bulan insanlara… Demirciler Çarşısı böyle bir yerdi. Bunca güzelliğe bir de tepeden bakmak için Kahramanmaraş Kalesine de çıkmak istedim. Ama öğrendim ki depremden beri hizmet vermiyormuş. Kale duvarlarına çıkıp Maraş ile konuşmayı çok özlemiştim oysaki. Buna rağmen heyecanım tazeydi ve atılacak çok adımım vardı.

​Kent merkezine doğru gelirken insan kendisini bir boşluğun içinde hissediyor. Her yer o kadar boş ki sanki yeni keşfedilmiş bir gezegen içine bırakılmışım gibi. Bu durum insanlarda da var. Bazı insanların yüzüne yansımış bu durum. Sanki herkesin içinde bir yürek burukluğu vardı. Bu hissi bilmiyordum çünkü o kara günde Memleketimde değildim. Bu sebeptendir ki memleketime, bu mahzun insanlara umut borçluyum.

​Heyecanım ile umudumu da çantamın içine koydum ve otobüse bindim. Biraz uzunca bir yolculuktu. Bu yolculuk sonu ise bir umudun, bir hikâyenin başlangıcıydı. Öğle sıcağının ortasında Şehir merkezinin biraz uzağında buldum kendimi. Organize Sanayi Bölgesine yakın saklı bir cennet: EXPO sergi alanı.

EXPO bir kentin prestijinin sağlanması ve dünyaya tanıtılması açısından mükemmel bir organizasyon. Adeta bir kültür şöleni. Öyle bir kültür kaynaşması vardı ki sergi alanında Maraş’a bir de bakmışsınız Maldivler misali bir deniz var.

Turkuaz Akdeniz’e hiç bu kadar yakışmadı doğrusu.

Expo alanı genç yaşlı, çoluk çocuk birçok insan için ortak alana sahip. Birçok ülkeden yetkili katılımcı ve meraklı turistlerin gelmesi gereken marjinal bir alan olmuş. Kelebek ve Uğur Böceği bahçesi bile var. Demem o ki cennetin içine cennet yerleştirmişler. Şehrin biraz uzağında olan bu sergi alanı gerçek anlamıyla modern Kahramanmaraş olmuş.

 O kadar modernleşmiş ki dağlar denize dik uzanır olmuş. Expo’nun bize sunacağı birçok nimetin olacağı sanırım gözle görülür nitelikte. 

​Sergi alanın belki de sembolü olan nadide bir heykel ile karşılaştım.

EXPO gibi çağın ötesinde olan bir organizasyonda geçmişin zenginliğini geleceğe aktarmak mükemmel bir fikir olsa gerek. Bunu sağlayan en güzel örneğin ise topraktan olmasıydı. Taşı eksen meyve alacağın bu toprakların size sunacağı güzellikleri düşünürseniz sahip olduğunuz zenginliğe sıkı sıkı sarılırdınız. İşte bu heykel bunu simgeliyordu. Heykelin adı ise Toprak Ana idi. Geçmişten bugüne özünü korumuş Siyez, bu toprakların bize sunduğu en güzel hediye ve miras. Bize bir bakıma Anadolu’yu da anımsatıyor. 

​Aslına bakılırsa heykelin anlatmak istediği çok manidar. Ananın elinde bulunan tohumlar umut olsa gerek. Şehrin geride bıraktıklarını bir gün geri kazanacağının umudu. Toprağın kendisi ise sabrı temsil ediyordu. Bu sabrı sulayacak olan ise bu memleketin güzel insanlarıydı. Bertiz’den Kertmen’e kadar her metrekaresinde yaşayan yurdum insanıydı. Bu sayede topraktan mutluluk ve aşk filizlenecekti. Suyunu insanından tohumunu umuttan alan bu filiz, Maraş’ımı güzel yarınlara yeşertecekti.

Burak Kabak

Yorumlar

  1. Feray 14 Ekim 2023 at 4:26 pm

    Emeği geçenin yüreğine sağlık

    Cevapla
  2. Hatice Nur Çelebi 14 Ekim 2023 at 8:27 pm

    Okurken memleketimle gurur duyduğum bir yazı olmuş, kaleminize sağlık 💐

    Cevapla

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir