“Hayır” diye bağırdı kadın. Gözlerindeki yaş her şeyi anlatıyordu anlayabilene. Neden kimse anlamak istemiyordu onu, yoksa o mu anlatamıyordu bu acıyı? Kalbinin acısı bütün uzuvlarındaydı sanki. Omzundaki yük onun buğday tenli vücuduna çok ağır geliyordu. Nefesinin bu kadar canını yaktığını bilemezdi doğduğunda. Ağlayarak geldiği dünyadan gülerek gidecekti çünkü bu dünyadan olabildiğince nefret etmişti.

O insanlıktan ne sevgi beklemişti, ne hoşgörü ne de samimiyet çünkü o bu duyguların insanoğlundan gittiğini düşünüyordu, bu duyguları da soyu tükenmiş olarak adlandırmıştı. O sadece toz parçacığı kadar huzur istemişti ama güvenle yürüyemediği sokaklardan geçerken hayattan huzur istemesi nasıl bir ironiydi?

 Her güne yeni cinayetle uyanmak onun acısına acı katması nasıl bir vicdandı? Birileri neden birilerinin hayalinin, yaşamının, gülüşünün ve namusunun katiliydi? Kim neden kendine bu hakkı tanıyordu? Bu sorular hiç cevaplanmadı. O ise her gün biraz daha kaybetti yaşamın gözündeki parlaklığını. Kanındaki binlerce depresan ilacıyla yaşamını idame ettirdi ama hiçbir zaman kendini kandıramadı, inandıramadı yaşamın güzel olduğuna. Şikâyetçiydi insanlıktan, Tanrıya şikâyet edeceği günü sabırsızlıkla bekliyordu hoş Tanrı görüyordu onun ne halde olduğunu ama yaşamak için bir bahanesiydi işte.

Saçları avuç avuç gelirken parmaklarına o sadece aynaya bakıyordu bu öyle bir bakıştı ki uzayın boşluğu yanında sönük kalırdı ama bir şey vardı, bu şey karşıdaki insanın korkusunu kirpiklerine kadar hissetmesini sağlardı. Bu şey nefret ve öfkeden oluşan bir güçtü.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir