Buluşurken Güneş ve Ay, sessiz feryatları gökyüzünde, gözyaşları yeryüzünde biterdi. Evlerinin önündeki yarı sönük gaz lambaları, yeryüzüne simsiyah bir tül gibi inmiş geceyi biraz olsun aydınlatıyordu. Böyle zamanlarda yıldızları izlemenin paha biçilemez olduğunu kimse inkar edemezdi. Elleriyle takım yıldızlarının birer birer üzerinden geçerken, aklında ve kalbinde büyük bir ızdıraba neden olan cümleler yankılanıyordu.

“Sen Fahri Asya’nın kızı Nilüfersin. Böyle birşeye tevazu gösteremem!”

Her seferinde kendi itibarı üzerinden kurduğu sitem cümleleri kızının gururuna bir hayli dokunuyor, onu hiçbir işe yaramadığı düşüncesine itiyordu. Böyle hissettiği anlarda yanında okuduğu ilk kitaptaki Elizabeth Elliot beliriyor ve bir kez olsun bilmişliği bırakıp ona arkadaşlık etmeye çalışıyordu.
O böyle, genelde küstah biriydi. Sir Walter’ın kızı olduğu için bu özellik Bay Walter’dan ona da sirayet etmiş olmalıydı. Nilüfer ise onu umursamak yerine bakışlarını gökyüzüne kaldırdığında Yeni Ay gökte baş gösteriyordu.
Ay’ın müziği çalıyordu yine.
Bu müzik onu hep eski anılarına götürürdü…

Küçücük bir odadaydı şimdi.
Oniki yaşında olduğu 1968 yılının o kışı çok sert geçmişti. Tahta duvarların arasından sızan zemheri soğuğu Nilüfer’in sırtını kaskatı dondurmuştu. Bu kadar üşüdüğü yetmezmiş gibi bir de babasının buz gibi bakışlarına maruz kalıyordu.
Fahri Asya.
Kasabanın ileri gelen adamlarındandı o. Yardımseverliği ile ün salmış bir adamın kızına gereksiz bir nedenden kızıyor olması beklenemezdi. Ama böyleydi.
Kızı su testisini kırdığı için bir aralık günü yine köşeye çekilmişti. Atların yanındaki minik saman odası Nilüfer’i cezalandırmak için yapılmıştı sanki. Babası ona her kızdığında soluğu burada alıyordu.

Daha önce işitmediği ağır küfürler ona hitaben ediliyorken tablolar birer canavara dönüşüyordu. Geçen hafta babasının tüccardan on kasa erzak vererek aldığı tablo bağırıyordu şimdi. Kenarları boylu boyunca altın rengine boyanan tablo, insanların içindeki kibire hitap eder gibi parlıyordu. Babası da bu tabloyu sırf bu yüzden almış olmalıydı. On kasa erzak bir tablonun ederinden fazlaydı çünkü.

Boylu boyunca bir karpuz dilimi çizilen yağlı boya tablosu sanki Nilüferle konuşuyor, birşeyleri kanıtlamak ister gibi haykırıyordu. Aklının derinliklerinde saklı romantiklik gün yüzüne çıkamamış ve bu onun için büyük bir felakete dönüşmüştü. Kitabındaki Anne Elliot’un tehlikeli aşkı bu özelliğinin farkına varmasına neden olabilmişti fakat Nilüfer hala bu eksikliğin ciddiyetini kavrayamamıştı. Babasının saçlarını çekmesiyle yanındaki Anne Elliot, bunu görmemek adına ordan uzaklaşmıştı. Oysa ki Nilüfer hiç yoktan onun kendisini yalnız bırakmamasını arzulardı.

Bay Asya’nın ellerindeki bir avuç saç yeri boylarken annesi oluşan pisliğe çok sinirlenmiş ve olayın sorumlusu kocası yerine Nilüfer’i suçlamıştı.
Kaskatı bakma sırası şimdi annesindeydi.
Tekrar soldu rengi Dünya’nın…

Babası memnuniyetle yerini annesine bırakırken kadın yaptığı işten oldukça emin, kızının saçlarını parmaklarına dolamıştı. İkisi de onun tepesinde dikilirken Nilüfer, atlattığı acılara tepkisiz kalmayı seçmiş ve tek çıkar yolun bu olduğuna karar vermişti.
Direnmekten vazgeçmişti.
O sadece oniki yaşında bir kız çocuğuydu. Baş kaldırmak ona göre tehlikeli bir davranıştı. Üstelik kurumuş bir dalı andıran bedeni biraz daha şiddeti kaldıramayacak haldeydi.
Gözleri girişe kaydı Nilüfer’in.
Kedisinin çamurlu ayaklarıyla içeri girdiğini hatırlıyordu. Annesi neyse ki onu görmemişti. Yoksa onun için de bir tokat yiyebilirdi.
Bir anlık sessizliğin ardından büyük bir hışımla kırık su testisi minik kızın önüne atılırken onun düşündüğü tek şey vücudundaki yaraların testinin üzerindekilerden derin olup olmadığıydı. Ve eğer bir yarışa girmiş olsalardı kesinlikle Nilüferin yaraları ağır basacaktı.
Kapattı gözünü… sonra açtı.
Göz perdesinin önüne tekrar babasının geçtiğini hatırlıyordu. Tek düşündüğü şey babasının nasıl olup da burnunun üzerindeki kuş tüyünü farkedememiş olmasıydı. Odanın köşesine iyice sinmiş ve dizlerini kendine çekmişti. Adam onun üzerine eğilip tüm gücüyle bağırırken Nilüfer ellerini uzatıp tüyü almıştı. Ve yaptığının küstahlığını farketmeden açıklamaya girişmişti.

“Sadece tüy” demiş ve iki parmağı arasında sıkıca tuttuğu tüyü üfleyerek uçurmuştu. Babasıyla birlikte Elizabeth de ona şaşkınlıkla bakıyordu şimdi.

Kolunun babasının acımasız elleriyle sıkıldığını ve yaşayacaklarını bildiğinden dolayı gözlerinin karardığını hatırlamak istemezdi fakat beyni buna müsaade etmemişti. Banyoya doğru sürükleniyordu yine. Üzerinde sadece işlemeli atleti kalmıştı. Nilüfer bu atleti hiç mi hiç sevmezdi.
Çünkü annesinin aksine Jane Austen’in, kadınların rasyonel bir varlık olduğu ve hayatları boyunca kendilerine kırılgan bir varlıkmış gibi davranılmasını istemedikleri düşüncesinde hemfikirdi.

Zaman katılaşıp akmaz olduğunda gözlerindeki yaşlar bir bir soğuk fayansı ıslatıyor, küçük kız, babasının kemerini çıkarışını izliyordu. Bacaklarına yediği her darbede biraz daha ölüme çekiliyordu bedeni. Güzel Elizabeth’in saçlarını bile süpürgenin uçlarına benzetiyordu şimdi. Gözlerinden düşen gözyaşları şeffaf renginden uzaklaşmış, kan kırmızısına dönmüştü sanki. Kedisi bile ona nefretle bakıyordu. Hatta Anne Elliot bile…

Ay’ın müziğinin etkisinden kurtulmak zor oluyor olmalıydı ki Nilüfer hatırladığı başka bir anıyla birlikte daha çok batmıştı yeryüzüne. Aniden 1977 yazına döndü. Büyük Ayı takım yıldızına takıldı tekrar gözleri. Ardından Kraliçe’ye. Şimdi daha geriye gitmişti beynindeki zaman makinesinde.

Sekiz yaşındaydı. Rahmetli çömlekçi Ahmet usta aklına geldiğinde göz pınarları çağlamıştı. O ölmeden önce Nilüfer’e okumayı öğretmek için babasıyla büyük kavgalara girişmiş ve sonunda istediğini elde edebilmişti. Nilüfer ilk defa Ahmet Usta’nın hediye ettiği kitap İkna’yı okumuş ve hayatının bilincine daha çabuk varabilmişti.

Şimdi bile hala zihin kuyusunda okuduğu aşkın eksikliğini çekiyor fakat bunu dışa vuracak bir adam bulamıyordu. Zaten kimse onu mutlu evlilik için bir seçenek olarak görmüyordu.

O yaz gününde Nilüfer, Ahmet Usta’nın yanında çalışarak biriktirdiği parasıyla ilk okuduğu kitabı satın almaya gidecekti. Çömlek dükkanının topraktan duvarları bir banyo kadardı. Ancak bir çömlek taşı sığabilecek odada onun küçük kalbi taşıyordu.

Çok iyi hatırlıyordu o günü. Saatin sivri akrebinin ikiyi göstermesini bekleyişini, koşarak kitapçıya gidişini ve eline ilk kitabını alışını aklından çıkaramıyordu. Kalbi hiçbir zaman öyle büyük bir sevinçle dolmamıştı. Kitabını alıp tişörtünün içine saklamış ve olası bir tehlikeden onu korumayı amaçlamıştı. Kırılacak birşey taşıyormuş gibi küçük adımlarla evine ilerlerken kasabadan birkaç kadının da evlerine girdiğini görünce sevinmişti. Kitabını gösterebileceği insan sayısı artmıştı işte.

Dünyanın en kıymetli mücevherine sahip olmuş gibi bakıyordu kitabına. Hatta eğer evlerine gelen kadınlar kitabını ellerine almak isterlerse izin vermeyecek ve uzaktan bakmalarını söyleyecekti.

Gözlerinde renkleri canlanmıştı etrafındakilerin. Ağaçlar, çiçekler, kelebekler onu çok seviyordu. Belki de babası bu kitap için bir tablo bile yapabilirdi. Altın çerçeveli o güzel işlemeli tabloyu hayal ederken evine ulaşmıştı. Annesi onu kapıda karşılarken tişörtünün içinde tuttuğu kitabını göstermek için o kadar heyecanlanmıştı ki, dili damağı kurumuştu.

“Aysel teyzene yaptığın işlemeleri göster.”

Annesinin ses tonu bastırılmış bir öfkeyi ele veriyordu. Nazikleştirilmiş kaba bir sözcük gibi çıkmıştı ağzından cümlesi. Kolundan çekilip içeri sürüklenirken yüzündeki gülümsemeden birşey kaybetmemişti küçük kız. Büyük pirketlerden örülü balkon üzerinde altı tane kırmızı sandalyede yanyana oturan kadınların gözleri Nilüfer’e çevrilirken o, tişörtünün içindeki kitabını yavaşça çıkarmış ve sevinçle kadınlara doğru kaldırmıştı. Kitabın üzerine basılı Jane Austen tablosuna gülerek bakıyordu. Babası kesin bu tabloyu çok beğenecekti.

Bir an önce balkondaki sandalyesinde yerini alıp kitabını okumayı hayal ederken, annesi bir anda elinden kitabı kapıp arkasına saklamış ve konuşmuştu.

“Kızım bunu da nerden bulmuş. Nilüfer, Aysel hanıma oyayı nasıl yaptığını gösterir misin?”

Her kelimenin arasına sıkıştırdığı değişik kıkırtıları kadının mahcupluğunu gözler önüne seriyordu.
Nilüfer de sekiz yaşında olmasına rağmen cümlenin altındaki tehdit cümlesini anlayıvermiş ve işin ciddiyetini kavrayınca eli ayağına dolaşmıştı. Annesinin ona kitabını verebilmesi için bu oyayı kadına göstermesi gerekiyordu.

Hızla Aysel’in yanına ulaşıp titreyen elleriyle iğneyi eline almış ve daha önce birçok kez hayallerinden uyanabilmek için yaptığı gibi sol işaret parmağına iğneyi batırmıştı. Ama bu tahmin ettiği gibi onu kendine getirememişti. Aklından geçen tüm şükür cümlelerini söylerken oyayı işlemeye başlamış ve kadınların ona beceriksiz sıfatını yakıştırmalarını izlemişti.

Annesi ona sinirle bakarken o toplumunun hanımefendi kalıbına uyamadığı için gözlerde yenik düşmüş ve büyük ihtimalle de kitabından olmuştu. Zaman suyu donmuş, küp küp Nilüfer’in kafasına düşmüştü.
Bedenine ve kalbine ızdırap veren düşüncelerinden ayrılmak adına etrafına baktı. Gözleri cam içindeki balığına takılmıştı.
Balkonda beslediği cam kavanozdaki alabalık aç kaldığından can çekişiyordu. Annesi ona yemek verilmesini yasaklamıştı çünkü. Hatta birkaç kere onu kediye yem etmeye bile çalışmıştı.
O ölüme şahit olmamak adına bedenini keşfe çıkmıştı yine. Ellerinin üzerindeki yanık izlerinin birini babasının tablosunda gördüğü flamingoya benzetiyordu. Bu yanığı çok beğenmişti.
Üstelik babası da flamingo tablosunu çok severdi. Ahmet Usta’nın yanındayken çömlekleri pişirdiği iri fırın bacaklarının tezgaha değen kısımlarını bile yakmıştı. Yaralarını misafirlere göstermeden kaşımaya çalışırken annesi ona kaş göz hareketleriyle yapmaması için uyarıyordu. Nilüfer bu sefer onu gerçekten kızdırmıştı.

Kadınlar evlerine dönerken annesi sinir krizi geçiriyor ve eline geçeni yere fırlatıyordu. Buna kitabı da dahildi.

Bu sefer banyoya kilitlenmek umrunda değildi onun. Kitabına birşey olmazsa teşekkür için bile banyoda kalabilirdi.
Ama öyle olmadı.
Annesi Nilüfer’in bu kitabı alabilmek için fırında yanan ellerinden tutmuş ve kitabının üzerinde tutmuştu. Kızının ellerinin üzerine kendisininkini koyarak kitabı parçalara ayırdığında Nilüfer kaçmak için bağırıyordu. Bunun ne kadar çok canını yaktığını üzerinden zaman geçtikçe daha iyi anlamıştı. Kitabı birçok yerden ikiye ayrılmış halde gördükçe içi daha çok acıyordu. Şimdi kelebekler yine küsmüştü işte ona. Kimse sevmiyordu onu.

Ağlayarak kitabının parçalarını topluyorken annesi daha çok sinirlenmiş ve onu kolundan tutup balkonun kıyısına getirmişti. Ellerindeki kitap parçaları atların su kayığına atılırken o tek kolundan tutularak balkondan sallandırılıyordu. Ne kadar çok korktuğunu hatırlıyordu. Ayakları boşluktayken içine çöken karanlık his gözlerine de ulaşmıştı. Komşusu Ayşe teyzenin annesine yalvarışlarıyla yukarı çekilmişti küçük bedeni.

Ayağı yere basar basmaz koşup su dolu kayığın içindeki kitabını eline almıştı. Umutları suya batmıştı orda. Ellerini ve kollarını suya daldırıp içli içli ağlamaya devam ediyor ve kitabının parçalarını topluyordu.

Bu kasabaya göre bir hanımefendi sadece kendi çeyizine ilgili olurdu. Erkeğini el üstünde tutmalı ve kendini beğendirebilmek için fırfırlı eteklerden giymeliydi. Bu kurallar onun küçük kalbinde asla yer edememişti.

Ay’ın müziği sadece yalnızların duyabileceği düzeye geldiğinde Nilüfer kulaklarını tıkamıştı. Geçmişindeki anılarından kurtulup elinde tuttuğu kitapları incelemeye başlamıştı. Elinde tuttuğu astronomi kitaplarında gördüğü yıldızları gökyüzünde de gözlemlemek gerçek ve hayal arasındaki sıkı bağı ona kanıtlıyordu.
Babasının odasından aldığı Van Gogh biyografisinde geçen tablonun üzerine çizilen kara gökyüzünü inceledi daha önce çoğu kez yaptığı gibi. Rhone Üzerine Yıldızlı Bir Gece isimli tablosunda çizdiği Büyük Ayı takım yıldızı onun çok hoşuna gidiyordu. Hiç yoktan bu, sevdiği şeyleri başkalarının da sevebileceği gerçeğine giden dolaylı bir yoldu.

Fırfırlı eteklerden ve işlemeli atletlerden oldukça uzak kişiliği onu ötekileştirmeye yetmişti. Yıldızlara bakmadan uyuduğu geceler ona acı veriyordu. Tutunabileceği herhangi bir şeyi yokken umutlarını bağladığı yıldızlar onun yanında olsun istiyordu çünkü. Tıpkı sürekli yanında hayal ettiği Anne Elliot gibi.
Oysa ki gençliğinin baharında, daha yirmi bir yaşındayken bile kendi kararlarını alamıyor, geceleri çatıya çıktığı için babasından her seferinde dayak yiyordu. İlk esen sert rüzgarda kül olup uçabilecek bedeni yere serilirken eli bandajına gitti. İki buçuk liraya aldığı, üzerinde sarı bir yıldız olan bandajını o kadar çok seviyordu ki; her sevindiğinde eli ona gidiyordu. Nazikçe okşuyordu yıldızının beş ucunu. Bunu yaparken de Dünyayı tek başına aydınlatabileceğine inanıyordu onun. Daha fazlasını da umut ediyordu. Güneşin mavi doğduğu yerlere gitmeyi hayal ediyordu. İçinden “bağlan” diyordu kendi kendine.

“Kimsenin kendine layık görmediği şeylere bağlan ama unutma! Kimse iyi insan değildir. İyilik senin lanetin.”

1 Yorumlar

  1. Adeviye Betül Seçilmiş 16 Aralık 2020 at 7:13 pm

    Dostum tekrar tekrar okuyup da yeni anlamlara dalıyorum röntgen filmi çekilmiş kemiğe her bakışımda farklı yerinde kırıklar görüyorcasına… Kalemine sağlık vesselam, iyiki yazıyorsun🤗❤️👏

    Cevapla

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir