Selim İleri’nin Zaman gazetesindeki yazısı üzerine haberdar olduğu mektup hakkında Antalya’da bir araştırma yapmış ve mektubu yazan kişinin aslında genç bir kız değil, erkek öğrenci olması sonuçlarına ulaşmıştır. Bu yüzden başlığımı “Antalyalı Genç Kıza Mektup” değil, “Antalyalı Gence Mektup” şeklinde düzenledim.

Antalya Lisesi’nde okuyan Mustafa Erol, Ahmet Hamdi Tanpınar’a mektup yazmıştır. Tanpınar da o kişiye cevap yazmıştır. Antalya, Tanpınar’ın üzerinde çok önemli bir mekândır. Çocukluk döneminin 3 senesini Antalya’da geçirdikten sonra Antalya’dan ayrılmış, ancak Annesini kaybettikten sonra on beş yaşlarındayken Antalya’ya tekrar gelmiş ve orada okumuştur.

  “Ergani madeninde üç yaşımda iken bir gün kendime rastladım. Çok karlı bir gündü. Ben sıcak ve buğulu bir camdan karla örtülü bayıra bakıyordum. Sonra birdenbire kar tekrar yağmaya başladı. Bir çeşit çok lezzetli bir hayranlık içinde kalmıştım. Bu ânı her karlı günde hatırlar ve yağmasını beklerim.”

 Bu durum onu 3 yaşına götürmüştür. İnsan psikolojisini, fallik dönemi işaret eder. Burada bellek metaforu vardır. Bu metafor aynı zamanda mitolojinin tarihin ve felsefenin belleğidir.

“Tek başıma, geceleri deniz kıyısında veya kayalıklarda, Hastahanebaşı’nda gezmek hakkım vardı. Karanlık epeyce inip de kayaların gölgesi beni korkutana kadar orada kalırdım. Denizin iki manzarası beni çıldırtırdı. Biri bu kayaların sahile bakan yerinde sabah ve akşam saatlerinde durgun denizin ışığıyla dipteki taş ve yosunlarla aldığı manzara, biri de öğle saatlerinde güneş vuran suyun elmas bir havuz gibi genişlemesi. Bunlar benim muhayyilem için büyük manaları olan şeylerdi. Bu manalar sade güzel değildiler, bana bir türlü çözemediğim bir hakikati veya sırrı anlatıyorlardı.”

Tanpınar, şiirlerinde denizden, sudan bahseder. Denizi izlerken düşlere dalar, Burada evre evre büyüyen, gelişen Tanpınar çıkar karşımıza. Bizi, bilinç ve bilinçaltı dünyasına götürür.

 Tanpınar, “Ben sustuklarımı şiirlerimde anlattım. Konuştuklarımı ise roman ve hikayelerimde.” demiştir. Tanpınar’a göre şiir söylemekten ziyade susma işidir.

Şiir hayatın günlük meselelerinden uzakta kendisinden başlayıp kendisinde biten meseledir.

“Fakat estetiğimin temeli olan rüya fikri, biraz da bu mağaraya bağlıdır. Huzur romanımda Antalya’dan bahis vardır. Hastahanebaşı’ndaki kayalar, güvercinlik ve deniz, Mümtaz’ın iç hayatının adeta örgüsünü yaparlar. Fakat dikkatli okumak, gizli bağları bulmak lazımdır. Bütün roman bu iç zemin üstüne düşer.”

Tanpınar, kahramanını burada inşa etmiştir. Tanpınar, kendisini Huzur romanında kurguladığı Mümtaz’a yüklemiş ve böylelikle katharsis yapmıştır.

“ Fakat asıl hayaller dünyanın bir tarafını çocukluğumun yıldızlı geceleri ve insana yalnız nefsinin ve aczinin sembolü dağlar, bir tarafını deniz üzerine anlattıklarım teşkil eder. Bunlar benim şiirlerimin “algebre” tarafıdır diyebilirim. Yıldızlı gece ve denize, dağın içimizde uyandırdığı yalnızlık duygusundan gittim. Deniz insanla durmadan konuşur.”

 Tanpınar’ın Beş Şehir romanı Yahya Kemal’in açtığı düşünce yolundadır. Hatta ona ithaf edilmiştir. Asıl büyük tesir ise Fransız şair Baudelaire ve Mallarmé ve Valery’den gelir. Valery’nin “Velev ki rüyalarını yazmak isteyen adam bile azami şekilde uyanık olmalıdır” cümlesini “en uyanık bir gayret ve çalışma ile dilde rüya halini kurmak” şeklinde değiştirin, benim şiir anlayışım çıkar.” (Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi), s.351

“Ne İçindeyim Zamanın” şiirinde rüya metaforu karşımıza çıkar.

Tanpınar, “Bence şiir bir şekil meselesidir. Şekil her şeyden evvel dilin vezin ve kafiye ile yoğrulmasıdır. Vezin, kafiye ve şiire ait diğer kurallar, yavaş yavaş kişisel bir teknik haline gelir. Bu sayede dile önce kendi sesimiz ve biraz da benliğimiz, iç hayatımız, tecrübelerimiz girer. Bütün mesele dili, kendi sesimiz yapmaktır.” demiştir

Rüya meseleleri Tanpınar’ı Freud ve psikanalistlere götürmüştür.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir