Acı, hissedilmeyi talep eder.
Zamanını da gözetmez; belki ıssız bir koyda ismi belirsiz bir yazar dama desenli ciltli defterine gözyaşı akıtıyorken, uzun ve sıcak bir yazın arkasından ilk yağmur damlaları, iri. Yanağımıza, kirpiklerimize değiyorken. Aylardır rastlamadığımız güzellikte bir şarkı çıkıyorken karşımıza. Radyoda, hani şu birinci değil ikinci sıradaki. Hani sabah ilk uyandığında henüz kimseyle konuşmamışken uyandığın, utandığın insan manzarasına karşı durmuşken ve ellerinde saç tokanla, tüm inancın tükenmişken, yine acı, hissedilmeyi talep eder.
Boşuna çabalama okurum.
Merhemi yok hissettiklerinin. Ancak biliyorum, eskiye dönmek isteyeceksin. Soba ateşini teninde hissedeceksin önce. Bir bayram sabahı gelecek gözünün önüne. Kar tanesini dilinle yakalamaya çalıştığın çocukluğuna büyük gözüyle uzaktan bakacaksın. İşte sevgili okurum şimdi kar, hayatın kar yağan yüzünde bundan böyle yaşadıklarının kötü bir taklidini yapmaktan öteye geçmeyecek.
Yine kar yağacak ve sen, yine aynı hataları yapacaksın.
Tekrar dön o bayram sabahına. Bu şehre bayram çok yakışır ama ne zaman geleceğini asla bilemez, kovalarsın takvim yapraklarını. Hatıranda koskocaman ceviz ağacından yapılma yüklük, ve eminim ki her detayını hatırladığın o krem, kırmızı laleli perde çekilmiş üstünden. Yüklük boyunca dizilmiş minder, yastık ve yorganların tepesindesin sen. İkazlara rağmen durmuyor ve çıkıp çıkıp atlıyorsun yatakların tepesinden. Yediğin en kötü şekerin tadını en güzel çikolatayla bile geçirememişsin ağzından.
Beynin daha dolmamış çocuk, bi şekerin bile hatırasını silemezsin aklından.
Bütün bu hayat manzaraları “edebi” eser olarak sözcüklere dökülürken, çocukluğunun hatırasından kalan bir imaj sağanağının sığınağına iltica edemezsen eğer, en usta edibin kaleminde dahi sıradanlaşır hayatın. Çünkü acının aynaya düşen görüntüsü acıya denk değil.
Belki okurum; Hiçbir kalem mucidinin adını tarihlerin yazmadığı ve hiçbir soba yapımcısının adını Shakespeare’in adıyla birlikte yazmayı kimsenin aklına getirmediği bu yerde karın kokusu gibi üşümenin ve uslanmaz bir çocuk ağlamasının da yazıma yansıyan görüntüsü illüzyonist bir izdüşümden ibaret.
Masallar mağrur ve münezzeh.
Sana tek sözüm bir parmak ileri geçince yanıldığın o yeri iyi bil.
Bu kar masalı daima kendine mahsus güzelliğin refakatinde, kartpostal derinliğinde duracaktır.
Buraya kadar anlatılanlar bir kar masalına dair epizotlardır ve her masal gibi onlar da masallardır.
Şimdi kar, 1999 Eylül’ün ilk günlerinde…
Uyan a’mâ, ülkemde bir kar masalı filan değil. Dostlukların ölçüsü İsmet Özel’in dediği gibi; “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak”tan geçmiyor. Çünkü yollar artık iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar.
Dar kapı
Kapılar dar iyice ve çadırlar dar, ve ince.
Ve şuan masal gemileri yüzüne doğru terk içinde seyrediyor.
İlk karın aydınlığı acının karanlık çehresi.
Bu yüzden mevsimin ilk karı hayat kadar iki yüzlü.
Ve sen sevgili okurum, yine bil ki benden alâ kör yok.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir