-Albert Camus

Tüm dünyayı etkisi altına almış buhran dolu bir yüzyılın başında doğmuş olması sanat anlayışının ve insani tepkilerinin bir sebebi olarak var olmuş, bu bahtsız adam bir devrimci, bir filozof ve bir yazar olarak anılmaya başlamıştı.
İşçi mahallesinden felsefeye uzanan uzun ve zahmetli yolunda sanat anlayışı, günümüz dünyasında bile övgüyle karşılanan bir anlayışa dönüşmüş ve bunu da düşünceleri ile yoğurmuştu.

“Düşünmeye başlamak için için yenmeye başlamaktır. Bu başlangıçlarda toplumun fazla bir etkisi yoktur. Kurt insanın yüreğindedir. Yürekte aramak gerekir onu” der Albert Camus.

Tüm yaşadığı zorluklar karşısında ise Camus, elbette edebiyata tutundu. Eserleri; kendisiyle özdeşleşen ve edebiyatın gizemli efsununa kapılan tüm kitaplarında hissedilen varoluşçuluk edebiyatının özünü oluşturdu.
Bu duyarlı adam Sanatçı ve Çağı adını verdiği konuşmasında şunları söyleyerek insanlığa olan sorumluluğunu bir kez daha tüm dünyaya hatırlattı:

“…Ben sanatım olmadan yaşayamam. Ama hiçbir zaman onu her şeyin üzerinde tut madım. Fakat ona ihtiyacım var, bunun nedeni onu dostlarımdan ayıramayacak olmam; sanatımın yaşamama izin vermesi; ona başvurmaksızın şimdiki düzeyde yaşamamın müm- kün olmaması. Sanat, çok sayıda insana, ortak keyiflerin ve acıların imtiyazlı bir resmini sunarak, o insanları heyecanlandıran bir araç. Sanat, sanatçıyı, toplumdan uzak kalma maya mecbur kılar, onu en mütevazı ve en evrensel gerçeğe tabi kılar. Çoğu zaman, ken- dini toplumdan farklı hissettigi için sanatçı gibi yaşamayı seçen kişi, bir süre sonra, eger toplumun geri kalanına benzediğini kabul etmezse, ne sanatın ne de farkını koruyabilece- gini görür. Sanatçı kendini, onsuz yapamayacağı bir güzellik ile kendini koparamayacağı toplum arasında bir yerde konumlandırır. İşte, bu yüzden gerçek sanatçılar hiç kimseyi ve hiçbir şeyi hor görmezler. İnsanları yargılamaktan ziyade, anlamakla yükümlüdürler. Bu dünyada bir taraf tutmaları gerektiğinde, Nietzsche’nin kelimeleriyle, hakimin degil, yaratıcının hükmettigi o toplumun tarafını tutarlar; bu yaratıcının işçi veya entelektüel olması ise onun için fark etmez.

Aynı sebeple, yazarın rolü zor görevlerden muaf degildir. Tabiatı geregi, yazar kendisini tarih yazanların hizmetine sunamaz; o, tarihten zarar görenlerin hizmetindedir.

Yazarın, silah arkadaşlarıyla paylaştıklarından başka hiçbir iddiası yoktur. Kırıl- gan ama inatçıdır, adaletsiz ama adalet konusunda coşkuludur, diger insanların nazarında işini utanç ya da gurur duymadan yapar, keder ve güzellik arasında bölünmekten vazger mez ve kendini bu ikili varoluştan sıyırıp, tarihin yıkıcı anlarını ortaya seren ürünler yaratmaya adar. Böyle birinden kim kesin çözümler ve yüksek bir ahlak bekleyebilir ki? Gerçek gizemli, güvenilmez ve her zaman fethedilmeye hazırdır. Özgürlük tehlikeli, onunla yaşamak zordur, ancak bir o kadar da mutluluk vericidir. Bu iki hedefe dogru, acıyla ve azimle ve yol boyunca yapacagımız hataların önceden farkında olarak yürümeliyiz.”

Bu duyarlı adamın eserleri fikirleri ile bütünleşirken yaptıkları da kayıtsız kalmamış ve birçok ödülle taçlanmıştır. Henüz 44 yaşındayken ve hayli erken denebilecek bir yaşta iken tüm dünyada hatrı sayılır bir ödülle onurlandırılmıştı. Törende yaptığı konuşmada kendine özgü mizacıyla ödül komitesinde olsaydı, oyunu Andre Malraux’a vereceğini söylemiş ve bence hatrı sayılır bie mütevazilik örneğine de imzasını atmıştı. Ki bunun üzerine de durmamış Camus, 1950 yılında kendisini insan haklarına adamıştır. Bunun üzerine de başı beladan kurtulamayan ve Sovyetlere karşı sert eleştirileri olan Camus, idam cezasının kaldırılması yönünde mücadele yürüttü.
İnsanlık adına attığı büyük adımlarla adını burda andığımız Albert Camus, 4 Ocak 1960 yılında arkadaşı ve yayıncısı Michel Gallimard ile geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Dikkat çekici tarafı ise: Camus’un daha önceki yıllarda yaptığı bir açıklamada en absürd ölüm şeklinin araba kazası olduğunu söylemiş olmasıydı. Yazarın ölümünün ardından paltosunun cebinden kullanılmamış bir tren bileti çıkması, onun son anda karar değiştirerek arabayla yolculuk yapmayı tercih ettiği yönünde fikirlere neden olmuştu. Onun da Düşüş’te söylediği gibi;

“Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Bizden yeni ayrılmış dostlarımızı ne kadar severiz, değil mi? Ağızları toprakla dolup hiç konuşmaz olmuş hocalarımıza ne kadar hayranız! Saygı o zaman çok doğal olarak gelir, belki de tüm yaşamları boyunca bizden bekledikleri o saygı. Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir